چند خبر به زبان ترکی (که دوستان عزیز برای ما فرستاده اند)
Terör Örgütlerinin Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Bağlantısı UYUŞTURUCU ve PKK
Terör Örgütü PKK Terör Örgütü PKK'nın Uyuşturucu Kaçakçılığı Bağlantısı Terör Örgütü PKK'nın Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Faaliyetleri Terör Örgütü PKK'nın Avrupa'da Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı Terör Örgütü PKK'nın Uyuşturucu Madde Kaçakçılığında Dış Bağlantıları
Sonuç
Burada yayınlanan bilgiler, KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı'nın "UYUŞTURUCU KAÇAKÇISI TERÖR ÖRGÜTÜ PKK" adlı yayınından alınmıştır.
Terör örgütü PKK'nın, 1984 yılından beri geçen 16 yıllık sürede yöre halkı-na yönelik uyguladığı vahşetle maskesi düşmüş ve gerçek kimliği ortaya çıkmıştır.
Son yıllarda terör örgütü PKK, güvenlik güçlerimizin 1990 yılından itibaren 'Terörle Mücadelenin Yol ve Yöntemlerini" profesyonelce kullanmasıyla birlik-te Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizde tamamen etkisiz hale getirilmiş ve örgüt adeta bir çıkmazın içerisine girmiştir.
Halkın desteğini alamayan örgüt içine düştüğü çaresizliğini aşmak için, yıl-lardır Marksist-Leninist bir örgüt olduğunu söylediği halde daha sonra din maskesini kullanmaya başlamış, yine çaresizliğinin bir göstergesi olan intihar saldı-rılarını gerçekleştirmiş, bölgedeki sıkışmışlığını aşmak için Karadeniz'e açılma girişimlerinde bulunmuş, bütün bu yeni taktiklere rağmen umduğunu bulamayan örgüt yaşadığı iç isyanlarla bir çözülme sürecinin içerisine girmiştir. Örgüt şimdilerde ise, Kuzey Irak'ta yakalanan Şemdin Sakık'tan sonra Abdullah Öcalan'ın da Kenya'nın başkenti Nairobi'de yakalanmasıyla bitme noktasına getirilmiştir.
Bugüne kadar örgüte eylem kararlarını bizzat verip uygulattıran ve verdiği sayısız katliam emirleriyle 30.000 kişinin katili olan Abdullah Öcalan Türk mahkemeleri önünde hesap vermiş ve idama mahkum edilmiştir. Terör örgütü PKK'nın faaliyetlerini sürdürebilmesi ve varlığını devam ettire-bilmesi ekonomik anlamda güçlü olmasına bağlıdır. Özellikle örgütün kadrolarının genişlemesi ve faaliyetlerinin değişik alanlara yayılması onların daha fazla gelire ihtiyaç duymalarına sebep olmuştur.
Bu çerçevede, gerekli finansın sağlanabilmesi için, başvurulan metotlar her örgüt için benzerlik göstermektedir. Fakat bazı örgütler ise sadece kendilerine özgü şekillerde gelir temin etme yoluna gitmektedirler. Bir terör örgütünün bu yollardan hangileri ile finans temin ettiği, örgütün ideolojisine ve çapına göre değişkenlik göstermesine karşın hemen hemen tüm terör örgütlerinin finans ih-tiyacını karşılamada uyuşturucu kaçakçılığı en önemli gelir kaynaklarından biridir.
Ülkemizde de, bölge halkına yaptığı insanlık dışı katliamlarla tanıdığımız terör örgütü PKK, yüksek miktarlarda paraların temin edildiği ve örgüt için çok cazip ve kaçınılmaz olan uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerinde bulunmaktadır. Hatta bugün terör örgütü PKK'nın, Ortadoğu ve Avrupa bağlantılı uyuşturucu ticaretinde ve bu ticaretin tüketicisi bir çok Avrupalı gencin ölümünde çok önemli bir role sahip olduğunu söylemek mümkündür.
Bu çerçevede "Uyuşturucu Kaçakçısı Terör Örgütü PKK" isimli bu çalışma ile, terör örgütü PKK'nın dünü ve bu günkü son durumu, örgütün niçin uyuşturucu kaçakçılığına yöneldiği, uyuşturucu kaçakçılığı çerçevesindeki faaliyetlerinin neler olduğu ve bağlantılı olduğu ülkeler deşifre edilmeye çalışılmıştır.
Belge ve somut bilgilere dayalı bu çalışmadan arzulanan seviyede faydalanılmasını temenni ederim.
KADEK Terör Örgütü
Kuruluşu
1970'li yıllarda dünyada yükselen gençlik hareketlerinin Türkiye'ye yansıması nedeniyle ülkemizde birçok yasadışı terör örgütünü kurulmaya başlamıştır. KADEK terör örgütünün temeli de bu dönem içerisinde atılmıştır.
1974 yılında Ankara Yüksek Öğrenim Derneği (AYÖD) isimli gençlik organizasyonu içerisinde faaliyet gösteren Abdullah ÖCALAN,Kesire YILDIRIM (ÖCALAN), Haki KARAER, Cemil BAYIK, Kemal PİR isimli şahıslar Ankara'nın Tuzluçayır semtinde yaptıkları bir toplantıyla KADEK'nın ilk temelini atmışlardır.
Örgüt kurucuları örgütün, her ne kadar o dönemin yaygın akımı Marksist-Leninist fikir çizgide olduğunu iddia ediyorlarsa da, KADEK terör örgütü diğer yasadışı terörist örgütlerden çok farklı bir söyleme sahiptir. Yakın dönemde yaşanmış olan Vietnam,Angola,Kore,Cezayir, Mozambik ulusal mücadelelerinden ve KDP (Kürdistan demokratik Partisi)'nin Irak ve İran devletine karşı yaptığı mücadeleden büyük ölçüde etkilenerek yoğun bir tartışma, inceleme ve teorik faaliyet içerisine girmişlerdir. Bu tartışmalar sonucu,
Kürtlerin Türklerden farklı bir halk olduğu ve Türk devletince sömürüldüğü (siyasal,ekonomik ve kültürel ).
Sözde Kürdistan denilen bölgenin Kürt parçası olduğunu ve en büyük parçanın da Kuzey Kürdistan olarak nitelendirilen Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgesi olduğu, amaçlarının da bu parçaları birleştirerek bağımsız birleşik Sosyalist Kürdistan kurmak olduğu
.Hedeflerine ulaşmak için Güneydoğu ve Doğu Anadolu'ya gidip yöre halkına propaganda yaparak düşüncelerine inandırıp sözde Ulusal mücadele başlatmak gerektiği sonuçlarına varmışlardır.
Örgüt ilk faaliyet alanı olarak Diyarbakır, Şanlıurfa ve Gaziantep illerini hedef seçmiştir.
Özellikle bu şehirlerde yoğun faaliyette bulunmalarının nedenleri Diyarbakır'ın geçmişte bir çok isyana merkez teşkil etmesi dolayısıyla isyancı bir geleneğe sahip olması, Şanlıurfa'da halen Feodal yapının kırılmaması, yoksul köylü halkı ile devlete yakın aşiret reislerinin arasında çelişkiler yaşanması, Gaziantep'i seçmelerinin nedeni de sanayinin gelişmesiyle yoksul İşçi sınıfının akın etmesi, örgütün bu gibi avantajları olan şehirlere yönelmesine neden oluştur. Gaziantep alanına gönderilen Haki KARER bir süre faaliyet yürüttükten sonra yine Kürt örgütlerden biri olan "sterka sor" (kızıl yıldız) tarafından öldürülmüştür. Bu olay grubu etkiler zira o güne kadar kadrolarından hiç kimse öldürülmemiştir. Grup bundan sonra daha sert ve daha dikkatli olmaya başlarmıştır; en önemlisi de bu olaydan sonra partileşme kararı alarak bunun çalışmalarına başlamasıdır. Örgüt gerekli parti tüzüğü ve programını bir kitapçık halinde çıkartarak partileşme çalışmalarını hızlandırmıştır.
27 kasım 1978 'de Diyarbakır'ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde yapılan bir toplantıyla KADEK ( Kürdistan İşçi Partisi, Partiya Karkaren Kürdistan ) ilan edilmiştir. Bu aynı zamanda KADEK terör örgütünün 1.Kongre'si dir. KADEK terör örgütü, parti ilanını duyurmak için Hilvan ve Siverek'deki Aşiret ağalarıyla sürdürdüğü çatışmaları daha fazla yoğunlaştırarak dikkatleri üzerinde toplamayı amaçlamıştır. Bu çalışmalar sonucu siyasi yönden bazı kazanımlar elde etmişse de askeri yönden başarısızlığa uğramıştır. Çatışmalarda birçok militanını yanlış savaş taktikleri yüzünden kaybetmiştir. Bu durum terörist örgüt KADEK içerisinde rahatsızlıklar meydana getirmiştir. Toparlanmak amacıyla Mardin tarafına çekilen militanlar daha çok verdikleri kayıpları kapatmak amacıyla Propagandaya ağırlık vererek, yeni kadrolar oluşturma yoluna girmişlerdir.
KADEK Terör Örgütü
Yapısı
KADEK terör örgütü; Genel Başkanlık ve Genel Başkanlık konseyi, Merkez Komitesi, Merkez Disiplin Kurulu, Eyalet yapılanması, Bölge Komiteleri, Yerel Komiteler, Hücreler adı altında yapılanmıştır. Belirli zaman dilimlerinde Kongre ve Konferanslar düzenlenerek gelişen şartlara göre örgütün yapısı ve faaliyetlerinde değişiklikler yapılmaktadır.
Genel Başkanlık
Örgüt içerisinde ÖNDER olarak da adlandırılan genel başkan, KADEK terör örgütünün başı olup yönetimden sorumludur. Örgütün her türlü terör eylemi, propaganda faaliyetleri, her türlü kaçakçılık bizzat başkan tarafından belirlenen taktik, strateji ve talimatlar doğrultusunda gerçekleştirilir. Başkanlık, KADEK'da terörist başı Abdullah ÖCALAN'ın şahsiyeti ile bütünleşmiştir. Başkanlık tarafından alınan kararlar değiştirilemez. Affetme, örgüt içi infazlar vb. ciddi kararlar her ne kadar örgüt içi sözde yargıya tabi ise de Abdullah ÖCALAN'ın öneri ve talimatları bu tür kararlarda birinci derecede rol oynamaktadır.
KADEK'nın üst düzey karar organı Kongre olmasına karşın, kararların alınması ve hayata geçirilmesinde yakalanıncaya kadar Abdullah ÖCALAN'ın büyük bir ağırlığı vardı. A.ÖCALAN yakalandıktan sonra örgütün yönetimiBaşkanlık Konseyi adı altında oluşturulan birim tarafından yürütülmektedir.
KADEK Terör Örgütü
Amacı, İdeolojisi, Stratejisi
Amacı
Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerini de içine alacak şekilde Suriye, İran ve Irak toprakları üzerinde Kürdistan olarak adlandırdıkları bölgede Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda Bağımsız Birleşik Demokratik bir Kürdistan devleti kurmaktır.
Asıl amacı bu olmakla birlikte Türkiye'nin ezeli düşmanları olan dış devletlerin de desteğiyle ülkemizin gelişmesini engellemeye yönelik ekonomik anlamda amacı da bulunmaktadır.
Bu amacını gerçekleştirmek için silahlı mücadeleyi esas almıştır. Bu mücadele için de Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri başta olmak üzere silahsız ve masum bölge halkına karşı katliamlara giriştiği gibi, ekonomiyi zarara uğratmak, istismar noktası olarak gördükleri geri kalmışlığı kıracak yatırım ve hizmetleri engellemek için araç gereç, kuruluş ve tesislere sabotaj türü saldırılarda bulunmakta, turizm sektörünü baltalamak için de turistik tesis ve kuruluşlar ile turistlere saldırmakta, ülkeye turist gelmesini engellemek için yurtdışında propaganda faaliyetlerinde bulunmaktadır.
Stratejisi
KADEK terör örgütü amacına ulaşmak için halk savaşının gerektirdiği Stratejik Savunma, Stratejik Denge, Stratejik Saldırı şeklinde bir yol izlemeyi benimsemiştir.
1- Stratejik Savunma (1984-1989)
Güvenlik güçlerinin duruma hakim olmasından dolayı, stratejik olarak savunmada, taktik olarak saldırıda bulunulan aşamadır.
Oluşturulacak silahlı örgüt birimleri vasıtasıyla güvenlik güçlerini yıpratmaya yönelik eylemlere başvurup, devlet güçleri ile baş edebilecek konuma ulaşılması amaçlanmaktadır.
2- Stratejik Denge (1989-1991)
Yürütülen yaygın eylemlerle kitleler siyasal mücadeleye çekilerek faaliyetin daha üst boyutlara ulaştırılması öngörülür. Silahlı faaliyetler ve eylemlerin yanında genel grev, boykot, işgal ve çeşitli düzeylerde toplumsal olaylara başvurulur. Hareketli savaş yöntemlerine geçilir. Ulusal kurtuluş mücadelesi verildiği propagandası ile başta Sosyalist ülkeler olmak üzere tüm işçi, devrimci güçlerin desteği sağlanır. Bu dönemin uzunluğu ve kısalığı bölge ve dünyadaki gelişmelere bağlı olarak değişim gösterebilir.
3- Stratejik Saldırı (1991-1996)
Devlet güçleri ile denge durumuna geldikten sonra kırların ele geçirildiği, kır ile şehirlerde başlatılan genel saldırı ile devlet güçlerinin tümden imha edilmeye çalışıldığı dönemdir.
Ayaklanma ve saldırılarla devlet güçleri dağlardan ovalara kovulur, ovada devlet güçlerine büyük darbeler indirilir. Yer yer şehirlerde genel grev, genel boykot vs. eylemler geliştirilir. Bazı küçük kasabalar işgal edilir, ovalarda sıkışan devlet güçleri şehirlere çekilerek tümden hareketsizleşir ve savunmaya çekilir.
Savaşabilecek tüm güçler silah altına alınır, genel bir saldırı hazırlığı yapılır.
Kısa bir sürede kırlardan şehirlere saldırılır, aynı anda şehir merkezlerinde ayaklanmalar geliştirilir, böylece düşman güçleri içten ve dıştan kuşatma altına alınıp, imha edilmeye çalışılır.
TÜRKİYE'DEN KAÇAN PKK YANDAŞLARI ERMENİSTAN'A ÜSLENİYORLAR
Yukarıda görülen ERMENİSTAN haritasında yer alan uçak resmi, bu ülkede Kürtlerin yaşadıkları bölgede bulunan Exesnador havacılık klübüne ait hava alanını göstermektedir. Bu hava alanına İran'dan gelen küçük pervaneli uçaklar PKK militanları ve silah taşımaktadır.
Türkiye'de barınamayan PKK yandaşları ile terör örgütü başsız kaldıktan sonra dağılan militanlarının önemli bir bölümünün, ERMENİSTAN'ın Güney Batısında Türk sınırına yakın bir bölgede üslendikleri tesbit edildi. Bugüne kadar sayıları 60.000 cıvarında olan ERMENİSTAN Kürtleri'nin, son 6-7 ay içinde bu ülkeye gizlice sızan PKK taraftarlarının katılımıyla 80.000'ı aştığı tahmin ediliyor.
Türkiye'ye yönelik terörü yeniden hortlatmak isteyen güçler PKK'yı, ASALA'nın anavatanı olan ERMENİSTAN' da üslendirmeye uğraşıyorlar. Hatta ASALA'nın şu sıralarda yeniden örgütlendiğine dair haberler de alınmış bulunuyor.
ERMENİSTAN yönetimi, ülkeye kaçak giren PKK'lıların Türkiye ile sınır sorunları yaratarak, iki ülke arasında zaten gergin olan ilişkileri daha da gerginleştireceğini bildiği için önlemler aldığı görünümünü veriyorsa da, ASALA'yı yaratan ve tarih boyunca Türkiye'ye karşı düşmanlıklarıyla tanınan muhalif DASHNAK ve HUNCHAK partileri mensuplarının, PKK'lılarla olan endişe verici ilişkilerine sadece seyirci kalıyor.
ERMENİSTAN'da üslenen PKK'lıların trafiğinin hayli hızlı olduğu gözlenmektedir. Suriye, Türkiye, İran ve Güney Kıbrıs'tan, Yunanistan'dan ve hatta Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden çoksayıda PKK yandaşının İran üzerinden ERMENİSTAN'a sızdıkları tesbit edildi. PKK, Ermenistan'ın ARARAT bölgesindeki Kürt köylerinde PKK kampları kurmakta olduğu, gelen haberler arasında yer alıyor. Hatta PKK militanları, ARARAT şehrinin yakınında bulunan bir Havacılık Klubüne ait EXESNADOR hava alanından da yararlanıyorlar.
PKK için çalışan küçük korsan uçaklar bu alana İran'dan PKK yandaşlarını ve ERMENİSTAN'da üslenen PKK militanlarına silah ve gerekli malzemeyi taşıyorlar. Alınan haberler, Ermenistan Yönetimi'nin, topraklarındaki Kürt varlığından huzursuzluk duyduğu şeklindedir. Ermenistan'ın Türkiye'ye yönelik milli politikasında önemli bir rol oynayan PKK terör örgütü'nün Ermenistan üzerindeki faaliyetleri son zamanlarda Devlet Başkanı Robert KOCHARYAN'ı endişelendirmeye başladığı diplomatik çevrelerce belirtiliyor.
www.ulkum.com
Ermeniler ve PKK İlişkileri
PKK - ERMENİ İŞBİRLİĞİ
PKK Terör Örgütünün Ermenistan'daki Yayın Organları
PKK - Asala İlişkileri
PKK İle Ermeniler Arasında 1987 Yılında Yapılan Anlaşma
Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980'li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine gitmişlerdir. 1984 yılında cereyan eden Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla PKK sahneye itilmiş ve Asala-Ermeni terörü geri plana çekilmiştir. Ermeniler ile PKK arasındaki bağlantıyı ortaya koyan bazı somut örnekler şunlardır:
Terör örgütü PKK, 21-28 Nisan 1980 tarihini "Kızıl Hafta" olarak ilan etmiş ve 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak anarak ve toplantılar yapmaya başlamıştır.
8 Nisan 1980 tarihinde Lübnan'ın Sidon kentinde PKK ve ASALA terör örgütleri ortak basın toplantısı düzenlemişler ve toplantı sonucu bir deklarasyon yayınlamışlardır. Ancak bu olayın tepki çekmesi üzerine ilişkilerin illegal alanda gizli olarak sürdürülmesi kararlaştırılmıştır. Toplantı akabinde 9 Kasım 1980 tarihinde Strazburg Başkonsolosluğumuza, 19 Kasım 1980 tarihinde ise Roma Türk Hava Yolları büromuza yönelik olarak düzenlenen saldırılar, PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir.
Bölücü terörist elebaşı Abdullah Öcalan, Ermeni Yazarlar Birliği tarafından "Büyük Ermenistan hayali fikrine olan katkılarından dolayı" onur üyeliğine seçilmiştir.
Ermeni Halk Hareketi'nin bünyesinde, bir çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi bir Kürdistan Komitesi oluşturulmuştur.
4 Haziran 1993 tarihinde; Ermeni Hınçak Partisi, ASALA ve PKK terör örgütü mensuplarının katılımıyla Batı Beyrut'ta bulunan PKK terör örgütü merkezinde bir toplantı yapılmıştır.
Ermeni-PKK ilişkisiyle ilgili bir başka çarpıcı örnek ise, 6- 9 Ocak 1993 tarihlerinde Beyrut'taki iki ayrı kilisede düzenlenen ve Lübnan Ermeni Ortodoks Başpiskoposu, Ermeni Parti yetkilileri ile 150 gencin katıldığı toplantılarda kullanılan şu ifadelerdir:
Şimdilik Türkiye'ye karşı sakin tutum gösterilmelidir.
Ermeni toplumu gittikçe büyümekte ve ekonomik yönden güçlenmektedir.
Geliştirilen propaganda faaliyetleri sayesinde, bütün dünyada (sözde) soykırım daha iyi bilinmeye başlanmıştır.
Ermenistan devleti kurulmuştur, her geçen gün toprakları genişlemektedir ve atalarının intikamını mutlaka alacaklardır.
Başta ABD olmak üzere, diğer batılı ülkeler de Karabağ'da sürdürülen savaşta Ermenileri haklı bulmaktadırlar. Bu fırsatı değerlendirmek gerekir; ve Karabağ'da savaşan Ermeni gençlerine yenileri katılacaktır.
Türkiye'de -PKK terör örgütü ile yapılan mücadele kastedilerek- iç savaş devam edecek, Türk ekonomisi sıfır noktasına gelecek ve vatandaşlar baş kaldıracaklardır.
Türkiye bölünecek ve bir Kürt devleti kurulacaktır.
Ermeniler Kürtlerle olan ilişkilerini iyi bir şekilde yürütmeli ve Kürtlerin mücadelelerini desteklemelidirler.
Bugün Türklerin elinde olan topraklar, yarın Ermenilerin olacaktır.
PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ERMENİSTAN'DAKİ YAYIN ORGANLARI
Ermenistan'da Reya Taze ve Bota Redaksiyon adlı gazetelerin PKK terör örgütü kontrolünde Kiril Alfabesiyle yazıldığı ve PKK terör örgütünün propagandasını yaptığı bilinmektedir. Bu gazeteler Türkiye ve Avrupa'dan gelen PKK terör örgütü mensuplarınca yayımlanmaktadır.
PKK - ASALA İLİŞKİLERİ
Uluslararası nitelikteki Ermeni terörizmi, 1973 yılında ortaya çıkarak 1974 Kıbrıs barış harekatını müteakip yurtdışında bulunan vatandaşlarımız ve temsilciliklerimize yönelik sabotaj, suikast ve saldırı türü terör hareketleri ile kendini göstermeye başlamıştır.
Başta Ermeni terör örgütü ASALA olmak üzere 1984 yılına kadar eylemler sürdürmüş ve l970'li yıllarda çeşitli legal siyasi oluşumlar içinde kendisini göstermeye başlayan Kürtçülük hareketini, terör örgütü PKK ile ivme kazanması üzerine, yerini Abdullah ÖCALAN liderliğinde Kürt-Türk ayırmadan öldürebilen, katliamlarla ismini duyurmaya çalışan PKK terör örgütüne bırakmıştır.
Fakat bu tarihten önce de PKK-ASALA terör örgütleri arasındaki işbirliğinin, ortaklaşa yapılan eylemler, yayınlanan deklarasyonlar, ASALA ve diğer Ermeni terör örgütü mensuplarının PKK terör örgütü kamplarındaki eğitimi, ASALA terör örgütünün üst düzey yetkililerinin eğitim yaptırdıkları, bunların dışında PKK terör örgütünün Ermeni Taşnaksutyun Partisi ile ilişki içerisinde olduğu bilinmektedir.
PKK-ASALA terör örgütü işbirliğinde ortak amaç olarak, Marksist-Leninist ideoloji doğrultusunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde devlet kurmaktır. İki örgütün de hedef aldığı bölgeler göz önünde bulundurulduğunda hedeflerin çakıştığını görüyoruz. Bu durumda iki örgütten birinin diğerine taşeronluk yaptığı fikri güçlenmektedir.
Ele geçirilen belgeler neticesinde Bekaa ve Zeli kamplarında Ermeni terör örgütü ASALA ile terör örgütü PKK militanları ile birlikte eğitim gördükleri ortaya çıkmıştır.
PKK İLE ERMENİLER ARASINDA 1987 YILINDA YAPILAN ANLAŞMA
1987 yılında bölücü terör örgütü PKK ile Ermeniler arasında bir anlaşma yapılmıştır. Söz konusu anlaşmanın hükümleri şunlardır:
Ermeniler PKK terör örgütü içinde eğitim faaliyetlerinde bulunacaklar
PKK terör örgütüne her yıl için adam başına 5.000 ABD Doları ödenecek
Ermeniler küçük çaplı eylemlere katılacaklar
Yapılan bu anlaşmanın akabinde örgüt içerisinde Ermenilerin sivrilmeleri üzerine, PKK-ASALA ilişkilerinden sorumlu Hermez Samurouyan adlı şahısla birlikte 18 Nisan 1990 tarihinde yapılan toplantıda şu kararlar alınmıştır:
PKK ve ASALA terör örgütlerinin artık ortak yönetilecektir
Türkiye'de güvenlik kuvvetlerine yönelik eylemlerde istihbaratı Ermeniler yapacak
Muhtemel devrimden sonra elde edilen topraklar eşit olarak bölüşülecek
Kamp masraflarının % 75'ini Ermeniler karşılayacak
Türkiye'deki metropol şehirlerde eylemler yapılacak
1992 Ekim ayından itibaren Kuzey Irak'ta üslenen terör örgütü PKK'ya karşı gerçekleştirilen sınır ötesi operasyonlarda örgütün büyük darbeler alması ve barınma imkanlarını kaybetmesi üzerine bir kısım örgüt mensuplarının İran ve Ermenistan'a geçmeleri ile PKK terör örgütünün Ermenistan'daki aktif faaliyetleri başlamıştır.
PKK terör örgütünün Avrupa temsilcilerinden bir grubun Ermenistan'a giderek, PKK terör örgütü mensuplarının Kars bölgesinden Ermenistan'a rahatça girip çıkmaları için anlaşma yaptığı, Sovyet Rusya'nın dağılması ile Ermenistan'ın bağımsızlığına kavuşması sonucu PKK terör örgütünün Ermenistan'da Kürt yerleşim birimlerinde barınma imkanı bularak burada örgüte maddi-manevi destek sağlayıp, faaliyetlerini sürdürdüğü ayrıca, 19-20 Mayıs 1992 tarihlerinde bir grup PKK terör örgütü mensubunun Ermenilerle beraber Azeri Türklerine karşı savaşmak için 3 araçla Urumiye'den Ermenistan'a hareket ettiği bilinmektedir.
YENİ MUSAVAT
TÜRKİYE'Yİ NİÇİN EZMEK İSTİYORLAR?
BAKÜ, 30/01(BYE)--- Haftada altı gün yayımlanmakta olan ve tirajı 21 bin olan Yeni Musavat gazetesinin 28.01.2001 tarihli sayısında, yukarıdaki başlık altında ve Rasim Musabeyov imzasıyla yeralan yorumun çevirisi şöyledir:
Geçtiğimiz yılın son dönemleri, sözde Ermeni soykırımının tanınması dalgası ile aklımızda kalacak. İster istemez Türkiye'yi gözden düşürmek ve alçaltmak için koordine edilmiş bir kampanyanın başlatıldığını düşünebiliriz. Kabul edilmekte olan Ermeni soykırımı kararı ile ilgili olarak ilk "saldırıya başlayın" sinyali, Devlet Başkanı Clinton'ın girişimiyle son anda oylamadan çıkarılmış olmasına rağmen ABD Kongresi'nden geldi. Clinton, Kongre üyelerini bu kararın ABD'nin devlet güvenlik çıkarlarına aykırı olduğuna inandırabildi. Ancak problem burada bitmedi ve konu Amerika'dan Avrupa'ya göç etti. İlk olarak Papa, Ermeni soykırımını tanıdı ve kınadı. Ardından bunu Avrupa Parlamentosu yaptı. Avrupa Parlamentosu 1987 yılında sözde Ermeni soykırımını tanımış olmasına rağmen bu sefer bu kurum 213 aleyhte, 234 lehte gibi bir oylama sonucuyla bu konuda özel bir karar aldı.
Bu kararda, "Türkiye, dünyanın önemli bir parçası olarak, Ermeni azınlığa gereken yardımda bulunmalı, bu bağlamda çağdaş Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce eziyet çekmiş olan Ermeni azınlığına uygulanan soykırımı tanımalıdır" denilmektedir. Avrupa Parlamentosu'ndan sonra inisiyatifi İtalya parlamentosu ele geçirdi. İtalya parlamentosu Türkiye'ye Ermeni soykırımını tanıma, Ermenistan'la diplomatik ilişki kurma ve ablukayı kaldırma çağrısında bulundu. İçinde bulunduğumuz yılın ilk günlerinde Fransızlar da bu sürece katıldı. Fransa parlamentosunun kabul ettiği karar, diğerleriyle mukayese edildiğinde yumuşak olmasına ve Chirac tarafından beğenilmesine rağmen Türkiye bu karara çok sert bir tepki gösterdi. Avrupa'da anti-Türk dalgası, solcuların inisiyatifi ile başlatılmıştır. Fransa parlamentosunda da komünist grubun teklifi ile bu karar alınmıştır. İtalya ve Avrupa Parlamentosunda da durum aynıdır. Solcular bir kural olarak muhtelif dini ve etnik azınlıkların hakları ile ilgili konularda daha hassastırlar. İdeolojık yakınlık da önemli rol oynuyor. Çünkü Kürtleri PKK, Ermenileri ise Daşnak Partileri temsil ediyor. Bu örgütler kendi milliyetçi-terör hareketlerini daima marksist ve sosyalist sloganlar ile perdeliyorlar. Türkiye'ye karşı bu olumsuz münasebeti, solcu parti lideri Bülent Ecevit'in iktidara gelmesi de değiştirmedi. Vatikan'da Ermeni soykırımının tanınmasından sonra katolik çevrelere yakın olan sağcılar da parlamentolarında bu karara destek vermeye başladılar. Politikada cahil olan insanlar bile sözde Ermeni soykırımını tanıyanların tarihi gerçeklere dayanmadıklarını biliyorlar. 85 sene sonra Ermenilere karşı vicdani duyguların böyle kitlesel şekilde oluştuğunu düşünmek saflıktır. En azından şu nedenle; Ermeni soykırımını tanıyanların hepsinin kendi tarihlerinde benzeri olaylar yaşanmıştır. Örneğin Fransızlar 1930-1960 yılları arasında yaklaşık iki milyon Cezayirliyi kırmışlardır. Ruslar Çeçen halkına 200 senedir uyguladıkları soykırımı bugün de devam ettiriyorlar. Şüphesiz ki bu mesele yalnız Ermeni lobisinin faaliyetleri ile gündeme gelen bir mesele değil. Herşeyden önce bu mesele, Batı ülkelerinin büyümekte olan Türkiye'yi kendilerine bağlı bir durumda tutma isteğinden kaynaklanmaktadır. Dünyada komünist ülkeler yıkıldıktan sonra yeni ekonomik ve siyasi güç merkezlerinin oluşturulması süreci yaşanıyor. SSCB ile mücadelede kazanan ABD, tek süper devlet olmak ve kendi liderliğine yönelen tüm tehlikelerden korunma azmindedir. Amerika'yı batıda Avrupa Birliği, doğuda ise Çin zayıflatabilir. ABD, liderlik rolünü kaybetmemek için dünyadaki enerji kaynaklarını kontrolü altında tutmaya önem veriyor. Avrupalılar ise Amerika'yı Yakın Doğu'da sıkıştırmak istiyorlar. Batı'nın güç merkezleri arasında sürmekte olan oyunda İsrail ve Türkiye'nin de önemli rolleri var. Türkiye'nin önemi sadece Yakın Doğu ile sınırlı değil. Bu önem hem Balkanlar'da, hem Güney Kafkasya'da ve hem de Orta Asya'da kendini göstermektedir. Bu açıdan ABD ve Avrupa'nın Türkiye'ye dikkatlerini artırmaları bir tesadüf değildir. Hatırlatalım ki yakın geçmişe kadar Batı devletlerinin siyasi ve askeri çevreleri anti-Türk dalgasına cevaben daima Türkiye'nin NATO'nun güneydeki güvenlik sisteminin önemli bir parçası olduğunu ve diktatör Saddam Hüseyin'in etkisizleştirilmesinde Türkiye'nin önemli bir rolünün olduğunu belirtmişlerdir. Son on sene içinde Türkiye'de ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel alanlarda büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Türkiye artık gözü kapalı şekilde ABD ve Batı'nın peşinde yürümek istemiyor. Türkiye kendi çıkarları konusunda, özellikle de bölgesel meselelerde daha yüksek sesle konuşmaya başladı. Türkiye, Avrupa Birliği'nin kapıları önünde uzun müddet bekleme niyetinde olmadığını belirtmektedir. Türkiye ile işbirliği yapmak, Amerika ile rekabet eden Avrupa'nın çıkarlarına uygun olsa da, bu devleti Avrupa Birliği'ne kabul etmek için acele etmiyorlar. Avrupa devletlerine Müslüman medeniyetinden bir devleti kendi aralarında görmek zor geliyor.
Türkiye'nin AB'ye üye olması halinde bu kurumda liderlik yapan dörtlünün -Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere- durumu değişebilir. Türkiye'yi bu kuruma bırakmak istemeyen dörtlü, aynı zamanda ret cevabı da veremiyor. Bundan dolayı da Ermeni soykırımı gibi suni problemler yaratılıyor. Amaçları, hayırsever motiflerle Türkiye'nin AB'ye üyeliğini oyalamaktır. Yeni anti-Türk kampanyasının arkasında nüfuzlu siyonist çevrelerin ve İsrail'in de durduğu hissedilmektedir. Sözde Ermeni soykırımı meselesi, güçlü Yahudi lobisinin rızası olmadan ABD Kongresi'nde gündeme gelemezdi. Büyük bir ihtimalle İsrail'in çevresinde durumun gerginleşmesi, nüfuzlu Yahudi çevreleri Clinton aracılığı ile Kongrede Ermeni meselesini durdurmaya mecbur etmiştir. Çünkü bu durumda küsmüş olan Türkiye'ye güvenen Araplar, askeri macera hevesine kapılabilirler. Güçlenmekte olan ve bağımsız hareket eden Türkiye, İsrail'i de rahatsız etmektedir. Dost ülkenin İsrail'e sırtını dönüp yüzünü Müslüman ülkelere çevirmesi, Yakın Doğu'da ve Akdeniz'de mevcut jeopolitik durumu kökünden değiştirebilir. Batı devletlerinin bu rahatsızlığını, masonluk ve rüşvetle ilgisi olan Süleyman Demirel'in hakimiyetten gitmesi ve ülkede büyük bir saygıya sahip olan Bülent Ecevit'in ve milliyetçilerin iktidara gelmesi artırmaktadır. Görünen o ki, Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleştirilmesi planlarına karşı Ecevit'in kararlı adımları henüz hatıralarından silinmemiştir. Şimdi Türkiye düşmanlık kampanyasına karşı cevabi tedbirler almaktadır. Ancak realiteyi iyi anlayan siyasetçiler ateşe yağ dökmenin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorlar. Cevaplar benzer ve isterisiz olmalıdır. Ankara, 1915-1923 yıllarında yaşanmış olaylarla ilgili gerçekleri ortaya çıkarmak için Erivan'la diyaloğa hazır olduğunu beyan etti. Ancak Ermenistan konunun siyasi açıdan, Türkiye ise tarihi açıdan değerlendirilmesini istiyor. Washington bu problemin çözümlenmesi için Ermeni, Türk ve Amerikalı tarihçilerden oluşan bir forum kurulmasını teklif etti. Burada Ermenistan ile diplomatik ilişki kurulması da söz konusu olabilir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Faruk Loğoğlu'nun bu yakınlarda Azerbaycan'a yaptığı ziyaretin bu konuda Azerbaycan'ın görüşünü almak için yapıldığı da söylenmektedir. Aynı zamanda Türk parlamenterleri, diplomatları ve askerleri de kendi meslektaşları ile aktif şekilde temas ediyorlar. Azerbaycan, imkanı dahilinde Türkiye'ye destek olmaya çalışıyor. Diğer Türk devletlerinden ise bu konuda Türkiye'ye hiçbir destek verilmiyor. Kabul edelim ki, çabalarımız bir sonuç vermedi.
Ermeni soykırımının tanınması kampanyası devam ediyor. Bu durum Türkiye ve Azerbaycan için ne gibi sonuçlar verebilir? Bazı devletlerin Ermeni soykırımını tanımalarının Türkiye'nin siyasi imajına olumsuz etki yapması ve AB'ye üyeliğine engel olması dışında başka hiçbir zarar vermeyeceğini düşünmekteyim. Batı devletleri Türkiye ile bağlarını tamamiyla koparmayacaklar. Ermenilerin hayalleri yüzünden Batı'nın güçlü Türk ordusu ile ihtilaflı bir duruma girmesi zordur. Batı Kıbrıs ve bölgesel meselelerde Türkiye'den tavizler koparmaya çalışacak. Bundan Azerbaycan da zarar görecek. Ermenilerin çok yakın tarihimizde Azerilere soykırım uygulamış olmalarına rağmen, Ermeni soykırımının tanınmasından sonra çilekeş ve acınacak bir halk statüsü kazanan Ermenilerin eleştirilmesi mümkün olmayacak. Ermeni soykırımının tanınması Türkiye'nin gelişmesine ve güçlenmesine engel olmayacak. Burada Almanya'yı bir örnek olarak ele alabiliriz. Yahudi soykırımını itiraf etmesine ve onlara tazminat ödemesine rağmen Almanya'nın Avrupa'da öncülük yapmasına bir engel oluşmamıştır. Türkiye ile ilgili durumun bu noktaya gelmeyeceğini kesinlikle söyleyebiliriz. Avrupa Birliği'ne üye olup olmama konusu o kadar büyük önem taşımamaktadır. Güneydoğu devletleriyle ilişkilerini güçlendiren Japonya gelişmiyor mu? Türkiye'nin Türk ve Müslüman ülkelerle benzeri ilişkiler kurma potansiyeli de yüksektir. Herşey, Türk siyasi çevrelerinin yeni ve elverişli ekonomik ilişkiler kurma, çağdaş teknolojiyi uygulama, insan hakları ve demokratik prensiplere saygı gösterme konularındaki becerilerine bağlı olacak. Bir ülkenin istikrarlı şekilde gelişmesi için gereken unsurları Türkiye hem siyasi, hem de ekonomik alanda kazanmıştır. Türk halkı kendi geleceğini çok güçlü şekilde elinde tutuyor. Türkiye doğru siyaset yürütse hem ceşitli tehditlere cevap verme, hem de tüm düşmanlarını rezil etme gücünde olacak.
www.ermenisorunu.gen.tr